Türkiye, griple savaşıyor 2008-01-07 08:20:53Lazer epilasyon uygulamasının
güvenilirliği ve tesiri, Amerikan gıda
ve ilaç dairesi FDA (Food and Drug
Association) tarafından 1997 yılında
onaylanmıştır.
Lazer, kabaca tek dalga boyunda
yoğunlaştırılmış ışık demektir. Belirli
dalga boylarındaki lazer ışınları koyu
renkli maddeler tarafından tutulmak
suretiyle enerjilerini bu maddelere
aktararak ısı enerjisine dönüşürler.Bu
özellikten yararlanarak lazer ışığı
tıpta 40 yıldır çeşitli alanlarda
kullanılmaktadır. Lazer epilasyonda
prensip, kıl folikülünde yerleşmiş
bulunan melanin adı verilen renk
maddesinin lazer ışığı tarafından
tutularak ısıya dönüşmesini sağlamak
daha sonra da ortaya çıkan bu ısı
enerjisi ile kıl folikülünü tahrip
etmektir. (Bu sırada ortaya çıkan ısı
kıl kökü hücresini tahrip eder.
Tüylerdeki melanin cilttekine göre daha
konsantredir. Bu da cildin zarar
görmesini önler. )
nbsp;
- Hastaların çoğunda kalıcı veya uzun
dönemli epilasyon sağlar
- Tekniğine uygun yapılırsa güvenilir
bir yöntemdir
- Bacak, sırt gibi geniş alanlarda
uygulama olanağı sağlar
- Göreceli olarak daha az ağrılı bir
yöntemdir,hastaların çoğu tedaviye
rahatlıkla uyum sağlar
- Tekrar büyüme olsa bile oluşacak
tüyler zayıf açık renkli kozmetik önemi
zayıf tüyler şeklindedir
- Hızlı bir yöntemdir 4-5 saatte
vucuttaki tüm tüyler temizlenebilir
- Cilt üzerine toksik yada allerjik bir
yan etkisi yoktur,cildi tahriş etmez,
kalıcı yara izi bırakmaz,kanserojen
olduğunu gösteren herhangi bir kanıt
yoktur .
- Batık kılların ve kıl dönmelerinin en
öenemli tedavi yöntemidir.
- Cilt enfeksiyonu ve bulaşıcı hastalık
riski yoktur.
nbsp;
- Klinik yanıt her hastada aynı şekilde
olmadığından görüşme yapılarak kıl
yapısı değerlendirilmeden kesin bir
başarı oranı verilememektedir
- Nüks oranları tam olarak
bilinmemektedir, her hastada farklı nüks
oranı söz konusudur.Tedaviye en iyi
yanıt acık renkli ten,koyu renkli kıl
profiline sahip kişilerde gerçekleşmekle
birlikte nüks oranı hakkında önceden
tahmin yapmak imkansızdır.
- Beyaz-gri, kızıl ve sarı renk kıllara
genellikle etkinlik göstermez
- Bronzlaşmıs ciltlere lazer epilasyon
yapılamaz, rengin açılmasını beklemek
gereklidir.
- Tekniğine uygun ve işin uzmanı olmayan
kişilerce yapılan lazer epilasyon
tedavileri sırasında yanık, yara, deride
renk değişiklikleri görülebilir.
Bunların çoğu geçici yan etkiler olmakla
birlikte kalıcı ve tıbbı tedavi
gerektirecek kadar ciddi de olabilir.
- Gözlere zararlıdır, özel koruyucu
gözlük takılması zorunludur.
- Elde tersine yeterli kanıt olmamasına
karşın gebelerde kullanılması önerilmez,
- Herpesli (uçuk hastalığı) bölgelerde,
sedef hastalığı olanlarda, prekanseroz
cilt lezyonu olanlarda, cilt
enfeksiyonlarında lazer epilasyon
yapılamaz.
- Lazer epilasyonun seans başına birim
maliyeti yüksektir, toplam tedavi
maliyeti düşünüldüğünde ise elektroliz
epilasyondan daha pahalı değildir...
KOAH akciğerin zararlı gaz ve partiküllere karşı anormal enflamatuar yanıtı sonucu ortaya çıkan tıkayıcı ve ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. Ekspirium (nefes verme) sırasında havayollarında ortaya çıkan çökme ve aşırı bronşial ifrazat havayollarında daralmaya neden olarak hava akım hızını azaltmakta ve bu olay sürekli olarak şiddetini arttırarak hastanın yaşam kalitesinde bozulmaya yol açmaktadır. Bu tanımdan da anlaşıldığı gibi KOAH´ta havayollarında meydana gelen değişikler geri dönüşümsüzdür ve sürekli ilerleyici karakter gösterir.American Thoracic Society´nin tanımına göre KOAH, Kronik bronşit ve amfizeme bağlı hava akımı kısıtlaması ile karakterizedir. Yine aynı derneğin tanımlamasına göre Kronik bronşit, birbirini izleyen iki yıl içersinde bir başka nedene bağlanamayan ve en az 3 ay süren kronik öksürük ve balgam çıkarma olarak ifade edilebilir. Amfizem ise akciğerin en uç noktalarında yer alan ve atmosfer havasından Oksijeni alıp kandaki Karbon dioksiti havaya vermemizi sağlayan alveolerin (küçük hava kesecikleri) anormal ve kalıcı genişlemesidir. Bu 2 hastalığın akciğerde yerleştiği alan ve yapmış oldukları kalıcı değişiklikler farklı tipte olmakla beraber KOAH,genellikle kronik bronşit ve amfizemin değişik oranlarda birlikteliği ile karakterizedir.
2. Dünyada ve ülkemizde KOAH´nın boyutu nedir ?Tüm dünyada ciddi bir ölüm nedeni olan bu hastalık yüzünden her yıl yaklaşık 2,5 milyon kişi yaşamını yitirmektedir.Bu hastalalığın 2020 yılında küresel yük açısından ilk 5. sıraya yerleşeceği tahmin edilmektedir.ABD´de 1968-1995 arası yaşa uyarlanmış ölüm oranlarının seyrine bakıldığında,koroner kalp hastalığı, inme, diğer serebrovasküler hastalıklar ve bunların dışında kalan diğer tüm ölüm nedenlerinde azalma izlenirken, aynı dönemde KOAH nedenli ölüm oranlarında ciddi bir artış olduğu (% 163) saptanmıştır. KOAH bugün tüm dünya genellinde ölüm nedenleri arasında 6. sırada yer almaktadır ve 2020 yılında 3. sıraya yerleşeceği öngörülmektedir. Ülkemizde elimizde kesin sayısal veriler olmamakla birlikte yaklaşık 2,5-3 milyon KOAH hastası olduğu tahmin edilmektedir.
3. KOAH için risk faktörleriKOAH için risk faktörleri astımda olduğu gibi genetik ve çevresel olmak üzere 2 grupta ele alınabilir. Yandaki tabloda görülen risk faktörlerinden en önemlisi sigara kullanımıdır. Gelişmiş ülkelerde KOAH gelişiminden sorumlu en büyük risk faktörü sigara iken gelişmekte olan ülkelerde sigaranın yanısıra çevresel ve mesleki zararlı gaz ve partiküllere ya da hava kirliliğine maruz kalma da önemli oranda KOAH gelişiminden sorumlu tutulmaktadır. Örneğin ülkemizde bazı kırsal alanlarda yakıt olarak kullanılan tezek dumanı KOAH için risk faktörü olarak ele alınmalıdır.
Aktif sigara kullanımı KOAH için bilinen en önemli risk faktörüdür. Sigara içenlerde KOAH gelişme riski içmeyenlere göre 10-25 kat daha fazladır. Aktif sigara içenlerin sigarayı bıraktıklarında solunum fonksiyon testlerindeki yıllık kayıp hızı, sigara içmeye devam edenlere göre ileri derecede azalmaktadır. Sigarayı bırakma yaşı ne kadar erken olursa solunum fonksiyon testlerindeki bozulma hızı o derecede yavaşlamaktadır. Bugün sigara içenlerin yaklaşaık % 15-20 kadarında KOAH geliştiği bilinmektedir.
Mesleksel maruziyet de KOAH için önemli risk faktörüdür. Havalandırması kötü, korunma önlemlerinn uygulanmadığı dumanlı ve tozlu işyerlerinde çalışanlarda KOAH gelişimi için normal popülasyona göre daha yüksek risk taşımaktadırlar.
4. Hastalığa ait belirti ve bulgularHastalığın ilk belirtileri öksürük ve balgam çıkarmadır. KOAH hastalarının büyük çoğunluğu aynı zamanda sigara tiryakisi olduğundan öksürük ve balgam yakınması başlangıçta hasta tarafından sigaradan oluyor düşüncesi ile önemsenmez. Oysa bu dönemde hastalığa tanı konulması hastanın geleceği açısından son derece önemlidir. Erken dönemde sigaranın bırakılması ile hastalık belirtileri gerileyebilir ve hastalık gelişimi durabilir. Öksürük genellikle sabahları daha fazla ve arka arkayadır.Kronik bronşitin ön planda olduğu KOAH olgularında çoğu kez öksürükle birlikte balgam çıkarma da vardır. Hastalığın bu dönemde fark edilmemesi ve sigaraya devam edilmesi neticesinde hastalık ilerler ve hışıltılı solunum, nefes darlığı gibi yakınmalar ortaya çıkar. Ayrıca bazı hastalarda balgamla birlikte hafif hemoptizi(kan tükürme) olabilir.Ön planda amfizemin yer aldığı KOAH olgularında ise hastalar en fazla nefes darlığından yakınırlar. Bu gruptaki hastalarda hışıltılı solunum, öksürük ve balgam çıkarma yakınmaları daha seyrektir. Yine amfizemin ön planda olduğu KOAH hastaları genellikle astenik, ince yapılı tiplerdir. Buna karşın Kr.bronşitin ön planda olduğu KOAH hastaları tıknaz kısa boylu yapıdadırlar. KOAH´ın ağır ve çok ağır formlarında kandaki Oksijen miktarında azalma ve buna bağlı siyanoz ve en nihayetinde sağ kalp yetersizliğine bağlı, ayaklarda şişme gibi belirtiler ortaya çıkar.
5. Hastalığın tanısıSigara kullanımı,zararlı gaz ve partiküllere maruziyet veya genetik risk faktörleri varlığı ile birlikte kronik öksürük, balgam çıkarma ve nefes darlığı gibi semptomlar ile başvuran hastalarda standart akciğer grafisi ve solunum fonksiyon testleri yapılmalıdır. Standart akciğer grafisinde KOAH´na ilişkin bulgular saptanabilmekle beraber yukarıdaki şikayetlere neden olabilen akciğer kanseri, bronşektazi gibi diğer akciğer hastalıklarının tanısı da konulabilir.Solunum fonksiyon testleri ise KOAH tanısının objektif olarak kesinleştirilmesini ve hastalığın varlığı durumunda ağırlık derecesinin belirlenmesini sağlar. Bu tetkikleri dışında EKG ve tam kan sayımı gibi yardımcı tanı yöntemlerine de başvurulabilir.
6. TedaviKOAH´nın tedavisi 4 bölümde ele alanıbilir. bunlar, Hastalığın tanısı ve derecesinin değerlendirilmesi, sigaranın bıraktırılması ve diğer risk faktörlerinin azaltılması, stabil dönemdeki tedavi ve akut atak dönemlerindeki tedavi olarak sıralanabilir. Bugün KOAH tedavisinde kullanılan pek çok çeşit ilaç piyasada bulunmakla beraber bu ilaçların hiçbiri hastalığı tamamen ortadan kaldıramaz ve hiçbir ilaç SİGARANIN BIRAKILMASI KADAR HASTALIĞIN İLERLEMESİNİ YAVAŞLATICI ETKİ GÖSTEREMEZ. Stabil dönemde KOAH tedavisinde tercih edilecek ilaçlar aynı astım tedavisinde olduğu gibi solunum yoluyla kullanılan inhaler ilaçlar olmalıdır. Hastalığın ağırlık durumuna göre bu ilaçlar gerektiğinde yani hasta örneğin efor yaparken nefes darlığı hissetiğinde kullanılabilir ya da hekimin önerdiği şekilde sürekli ve düzenli bir tedavi şeması uygulanabilir.KOAH´da ilaç dışı tedavi modaliteleri ise uzun süreli Oksijen tedavisi ve pulmoner rehabilitasyon programlarını içerir. Uzun süreli yada sürekli Oksijen tedavisi kanlarında Oksijen parsiyel basıncı hastalık nedeniyle belirli bir değerin altına düşmüş olgularda önerilir. Unutulmamalıdır ki bilinçsiz Oksijen kullanımı KOAH olgularında yarardan çok zarar getirebilir. Bu nedenle Oksijen tedavisinin gerekliliğine mutlaka hekim karar vermelidir.
7. KOAH´da akut atak ve tedavisiKOAH’lı hastanın, zeminde var olan dispne, öksürük ve/veya balgam çıkarma yakınmalarında, tedavisinde değişiklik gerektirecek boyutta akut bir artış göstermesi aku atak olarak tanımlanmaktadır.KOAH´lı hastalar yılda 1-4 kez alevlenme (akut atak) gösterebilirler. Alevlenmelerin büyük kısmı hafif olup evde tedavi edilebilirse de, çok şiddetli ve hayatı tehdit eden alevlenmelerde hastalar yoğun bakım ünitelerine bile yatırılabilirler.KOAH´lı olgularda birçok alevlenme nedeni olduğu bilinmekle birlikte hastaların büyük çoğunluğunda solunum yolları enfeksiyonları tablonun ortaya çıkmasında rol oynar....
Erkeklerde en sık görülen kanser çeşidi olan akciğer kanseri, kadınlarda da sigara kullanımının artmasıyla beraber giderek daha sık görülmektedir.
Avrupa Birliği ülkelerindeki tüm kanser olguları içerisinde %21´lik paya sahip olan akciğer kanseri, aynı zamanda hastalığa bağlı yüksek ölüm oranı nedeniyle kansere bağlı ölümlerin %29´undan sorumludur. Amerika Birleşik Devletleri´nde 1991 yılı verilerine göre, kadın ve erkeklerde kansere bağlı ölümler arasında 1. sırada yer alan bu hastalık, kanser tedavisinde kaydedilen bütün gelişmelere rağmen önemini ve yerini korumaktadır. En sık görülen kanser türlerinden biri olan akciğer kanseri, büyük oranda sigara kullanımına bağlı olarak geliştiğinden aynı zamanda önlenebilir tek kanser türü olarak tanımlanabilir. Yapılan bir çok araştırmada sigara kullanımındaki artışa paralel olarak sıklığını arttıran bu hastalığın, sigara karşıtı kampanyaların başarılı olduğu ülkelerde sigara kullanımındaki azalma ile birlikte insidansının azaldığı saptanmıştır.
Akciğer kanseri gelişimi için risk faktörleriAkciğer kanseri ile ilişkili birçok risk faktörü tanımlanmış olmakla birlikte bunların en önemlisi sigara kullanımıdır. Akciğer kanseri olgularının yaklaşık %80-85´inde sigara hastalıktan sorumlu tutulmaktadır. Özellikle squamous hücreli akciğer kanseri ve küçük hücreli akciğer kanseri ile sigara kullanımı arasındaki sebep - sonuç ilişkisi çok iyi tanımlanmıştır. Günlük tüketilen sigara miktarı ve tiryakilik süresi ile akciğer kanseri olasılığı arasında doğrusal ilişki bulunmaktadır. Yani daha fazla sigara içenlerde akciğer kanseri riski sigara içmeyenlere veya az sigara içenlere göre artmaktadır.
Sigara kullanımının dışında bazı metal ve kimyasal maddelere mesleksel maruziyet, asbest teması, radon gazı, genetik bazı faktörler, radyasyon, önceden geçirilmiş bazı akciğer hastalıkları ve beslenme alışkanlıkları da akciğer kanseri için risk faktörleri olarak sayılabilir. Örneğin ailesinde akciğer kanseri olan bireylerde akciğer kanseri görülme olasılığı biraz daha fazladır. Özellikle ailede akciğer kanseri öyküsü ile birlikte sigara kullanımı, riski daha da arttırmaktadır. Yine akciğer tüberkülozu, interstisyel fibrozis, büllöz amfizem ve doku harabiyeti ile seyreden diğer bazı akciğer hastalıklarında ortaya çıkan nedbe dokusu akciğer kanseri gelişimi için bir zemin oluşturabilir. için bilinen en önemli risk faktörü olan asbest maruziyeti, aynı zamanda akciğer kanseri riskini de arttırmaktadır.
Akciğer kanserinin hücre tipine göre sınıflandırılmasıAkciğer kanseri, hücre tipine göre küçük hücreli akciğer kanseri (small cell) ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri (non-small cell) olmak üzere 2 temel grupta ele alınır. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, squamous, adeno ve büyük hücreli kanser alt gruplarından oluşur. Küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer kanserinin seyri ve tedavi yaklaşımı bazı farklılıklar gösterir (bkz. tedavi). Küçük hücreli akciğer kanserinin tüm akciğer kanserleri içindeki sıklığı yaklaşık %15-20 oranındadır. Küçük hücreli dışı akciğer kanserleri arasında yer alan squamous hücreli kanser ülkemizde en sık görülen tiptir ve büyük ölçüde sigara kullanımına bağlı olarak gelişir. Yine aynı grupta yer alan adeno kanser ise bizde daha seyrek görülmekle birlikte örneğin ABD´de en fazla görülen akciğer kanseri türüdür. Squamous hücreli kanser ve küçük hücreli kanser daha çok akciğerin santral bölümlerinde yani ana bronşlar ve lob bronşlarında yer alırken, adeno kanser çoğu kez periferik akciğer alanlarından başlar.
Akciğer kanseri belirtileri nelerdir ?Akciğer kanseri belirtileri lokal belirtiler ve akciğer dışı
belirtiler olmak üzere 2 grupta incelenebilir :
Lokal belirtiler doğrudan akciğere yerleşen tümörün ve onun
bölgesel lenf bezlerine metastazlarının ortaya çıkardığı
öksürük, balgam çıkarma, nefes darlığı, göğüs, omuz, kol veya
sırt ağrısı, kan tükürme, ses kısıklığı, yüz ve boyunda şişme,
hışıltılı solunum gibi belirtilerdir. Ancak hastalığın başlangıç
döneminde olguların büyük çoğunluğunda belirti yoktur. Birçok
olguda ise öksürük erken bir belirti olmakla birlikte hastaların
büyük çoğunluğu sigara kullandığından öksürüklerinin sigaraya
bağlı olduğunu düşünerek hekime başvurmazlar. Bu nedenle uzun
süren (3 haftadan uzun) öksürük varlığında veya önceden varolan
öksürüğün karakterinde bir değişme ortaya çıktığında, örneğin
öksürükle birlikte balgamla karışık kan gelmesi gibi durumlarda
mutlaka kontrolden geçmek gerekir.
Akciğer kanserinin akciğer dışı belirtileri, tümörün diğer organlara metastazlarına bağlı olabildiği gibi tümörden salınan bazı immünolojik ve hormonal maddelere bağlı da olabilir.
Metastaz belirtileri organa özgü olup örneğin kemik metastazlarında ağrı, beyin metastazında bilinç bozukluğu, kasılmalarla seyreden nöbet, görme bozuklukları olabilir.
Metastaz belirtilerinin dışında iştahsızlık, kilo kaybı, kuvvet kaybı, halsizlik, ateş gibi şikayetler olguların birçoğunda görülebilir. Ayrıca özellikle küçük hücreli akciğer kanserinde tümörden salınan bazı hormonal maddelere bağlı olarak parmaklarda çomaklaşma, deri lezyonları, nörolojik tablolar, kan tablosunda bozulma gibi bulgular olabilir.
Akciğer kanserinde tanı ve evrelemeYukarıdaki belirti ve bulgularla hekime başvuran hastalarda ayrıntılı bir öykü ve fizik muayenenin ardından tanı için atılacak ilk adım standart akciğer grafisi (2 yönlü) çekilmesidir. Birçok olguda bu görüntüleme yöntemi ile tümör ya da tümörün oluşturduğu enfeksiyon, plörezi, atelektazi (akciğerin çökmesi) gibi tablolar saptanabilir. Akciğer grafisinde tümör ya da tümör ile ilişkili olabilecek diğer görünümlerin saptanması halinde atılacak 2. adım genellikle akciğerin bilgisayarlı tomografisinin çekilmesidir. Bilgisayarlı tomografi görülen lezyon hakkında detaylı bilgi verdiği gibi standart akciğer grafisinde görülemeyecek kadar küçük olan diğer lezyonların görülmesine de olanak sağlar. Standart akciğer grafisi ve bilgisayarlı tomografilerin incelenmesinden sonra hastalığın bölgesel yayılımı ve lokalizasyonu ortaya çıkar. Hekim bu noktada artık kesin tanı için gerekli olacak biyopsi yönteminin ne olacağına karar verebilir. Örneğin cerrahi müdahale düşünülen olgularda ve santral bölgede yer alan tümörlerde bronkoskopi yapılması hem evreleme hem de tanı için gerekli iken, bronkoskopi ile ulaşılamayacak periferik bölgelerde yer alan tümörlerde bilgisayarlı tomografi rehberliğinde iğne biyopsisi tercih edilebilir. Yine bu ilk incelemelerin sonucunda tümöre cerrahi bir girişim düşünülmüyorsa tanı için ilk aşamada balgam muayenesi istenebilir. Bu tür hastalarda balgamın sitolojik incelemesi sonucunda tanıya ulaşılamaz ise diğer yöntemlere başvurulur.
Akciğer grafisi ve bilgisayarlı tomografi ile görüntülenen tümörde balgam, plevra sıvısı sitolojisi, bronkoskopi veya iğne biyopsisi gibi yöntemlerle hücre tipi tanısı da konulduktan sonra elde edilen sonuca göre evreleme çalışmalarına başlanmalıdır. Kanserde evreleme hastalığın seyri ve uygulanacak tedavi yönteminin belirlenmesi açısından son derece önemlidir ve mutlaka yapılması gerekir.
Küçük hücreli akciğer kanseri sınırlı ve yaygın evre olmak üzere 2 evrede incelenir. Sınırlı evrede hastalık göğsün tek bir tarafı ile sınırlıdır, karşı akciğere veya diğer oraganlara yayılım yoktur. Yaygın evre küçük hücreli akciğer kanserinde hastalık, akciğer dışı diğer organlara ya da karşı akciğere metastaz yapmıştır. Sınırlı ve yaygın evrelerde tedavi farklılık gösterdiğinden küçük hücreli akciğer kanseri tanısı konulan olgularda en azından beyin tomografisi ya da MR´ı, kemik sintigrafisi ve üst batın tomografisi veya ultrasonografisi ile uzak organ metastazları araştırılmalıdır.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserinin erken evrelerinde cerrahi tedavi sağkalım üzerine en etkili tedavi modalitesi olduğundan bu hastalıkta evreleme çalışmaları küçük hücreli akciğer kanserine göre daha detaylı incelemeleri gerektirir. Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde evreleme TNM sistemine göre yapılır. Bu sistemde T ile tümör boyutu, tümörün komşu doku ve organlarla ilişkisi, tümörün bronkoskopik görünümü gibi birçok özelliği tanımlanırken, N tümöre ait bölgesel veya uzak lenf bezlerindeki metastaz varlığını yada yokluğunu tanımlar. M uzak organ metastazları ile ilişkili olup, M1 olarak tanımlanan olgular yani uzak organ metastazı saptanan olgular doğrudan başka bir incelemeye gerek olmaksızın evre IV olarak sınıflandırılır. TNM sistemine göre akciğer kanseri olguları evre I, evre II, evre III ve evre IV olarak dört grupta ele alınır. Evre I ve II, erken evre akciğer kanseri olarak tanımlanır ve bu tür olgularda mutlaka cerrahi tedavi olanakları araştırılmalıdır.
Akciğer kanseri tedavisiAkciğer kanseri tedavisi multidispliner bir yaklaşım gerektirir. Yani akciğer kanserinin tedavisi ve takibi Göğüs Hastalıkları, Onkoloji ve Göğüs Cerrahisi uzmanlarının işbirliği ile kararlaştırılmalı ve yapılmalıdır.
Küçük hücreli akciğer kanserinde tedaviKüçük hücreli akciğer kanserinde seçilecek tedavi yöntemi cerrahi dışı yaklaşımlar yani kemoterapi ve radyoterapi uygulamalarıdır. Bu tür kanserin kombine kemoterapi ve radyoterapiye yanıtı genellikle çok iyidir ve kısa sürede tümör ve metastazlarının boyutlarında gerileme ya da radyolojik olarak silinme olduğu görülür. Sınırlı evre küçük hücreli akciğer kanseri olgularında kemoterapi ile birlikte uygulanan radyoterapi, sadece kemoterapi uygulanmasına göre daha iyi sonuç vermektedir. Yine sınırlı evredeki hastalıkta beyne koruyucu radyoterapi uygulanması da tedavi yöntemleri arasında yer alır. Yaygın evrede ise seçilecek tedavi yöntemi kombine kemoterapidir ancak beyin metastazı varlığında buraya radyoterapi uygulanmalır.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde tedaviKüçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı konulan ve evre I, II ve bazı seçilmiş evre III olgularda tercih edilecek tedavi yöntemi cerrahi girişim olmalıdır. Bu tür olgularda cerrahi sonrası gerekli görülürse kemoterapi yada radyoterapi uygulamaları da yapılabilir. İleri evre küçük hücreli dışı akciğer kanserinde ise kemoterapi ve akciğer dışı beyin, kemik gibi organ metastazları varlığında buraya yönelik radyoterapi uygulanılır.
Akciğer kanserinden korunma ve erken tanıAkciğer kanserinden korunmanın en etkin yolu sigarayı bırakmaktır. Bunun dışında endüstride kullanılan bazı metal ve kimyasal maddelere karşı tedbir alınması, hava kirliliği ile mücadele, radyasyon maruziyetinden kaçınma, korunma önlemleri olarak sayılabilir.
Akciğer kanserinde erken tanının önemine ilişkin çok büyük hasta gruplarını içeren çalışmalar yapılmış ve bu çalışmalarda balgam sitolojisi, akciğer grafisi gibi tanı yöntemleri tarama testi olarak kullanılmıştır. Bu çalışmaların sonuçları incelendiğinde ne yazık ki kansere bağlı ölüm oranlarında tarama testi uygulanan hasta grupları ile uygulanmayan gruplar arasında önemli bir farklılık görülmediği saptanmıştır. Bununla birlikte sigara içen 40 yaş üzerindeki bireylerde en azından yılda 1 kez akciğer grafisi çekilmesi erken tanı için önerilebilir....
Biri akciğerin dış yüzünü diğeri ise göğüs duvarının iç yüzünü saran 2 akciğer zarı (plevra) arasında kalan potansiyel boşlukta sıvı birikmesi olarak tanımlanan plörezi, birçok akciğer ve akciğer dışı hastalığa bağlı olarak ortaya çıkar. Normalde bu 2 plevra yaprağı arasında kayganlığı sağlayacak çok küçük miktarda sıvı mevcuttur. Bu sıvı akciğerin dış zarından salınır ve esas olarak akciğerin dış yüzünü örten iç zardan geri emilir. Yani plevra boşluğunda sürekli bir sıvı hareketi olmakla beraber salınan ve geri emilen sıvı denge halinde olduğundan sıvı miktarı yaklaşık 20 mililitre(ml) düzeyinde sabit kalmaktadır. Birçok akciğer ve akciğer dışı hastalığa bağlı olarak salınan sıvı miktarında artma ya da geri emilimde bir blokaj meydana geldiğinde, bu denge bozularak plevra boşluğunda sıvı miktarı artar ve plörezi adı verilen klinik tablo ortaya çıkar.
Plöreziye neden olan akciğer hastalıkları
Verem, akciğer ve akciğer zarı kanseri, zatürre, pulmoner emboli, sarkoidoz, akciğer absesi gibi birçok akciğer hastalığı sıklıkla plöreziye neden olmaktadır. Ülkemizdeki gibi verem sıklığının yüksek olduğu bölge ve ülkelerde, plörezinin başlıca nedeni verem hastalığıdır. Verem hastalığı nedeniyle ortaya çıkan plöreziler her yaş grubunda görülmekle birlikte daha çok genç erişkinlerde karşımıza çıkar. Verem kontrolünde başarılı olmuş ülkelerde ve ileri yaş grubundaki hastalarda, plevrada sıvı birikimine yol açan başlıca hastalık akciğer kanseridir. Akciğer kanserinde kanser dokusunun doğrudan komşuluk yoluyla plevrayı istila etmesi ya da kan dolaşımına kaçan kanser hücrelerinin kan yoluyla plevraya yerleşmesi neticesinde ortaya çıkan plevral hastalık sıvı birikimine neden olmaktadır. Yine bakteri ve virüslere bağlı ortaya çıkan pnömoni hastalığında plörezi bir komplikasyon olarak gelişebilir. Ülkemizde olduğu gibi asbest ve doğada bulunan bazı minerallerle temasın yüksek olduğu bölgelerde, bu maddelere bağlı olarak gelişen akciğer zarı kanseri de çoğunlukla plevra boşluğunda sıvı birikmesine yol açmaktadır.
Plöreziye neden olan akciğer dışı hastalıklar+ Kalp yetersizliği,
+ Böbrek yetersizliği, üremi,
+ Karın zarında batın içerisindeki hastalıklara bağlı olarak
ortaya çıkan sıvının diyaframdan plevra boşluğuna kaçması,
+ Troid hastalıkları,
+ Akciğer dışı kanserlerin plevra ve akciğere metastazları
(meme, over Ca gibi),
+ Yemek borusu kanserlerinin plevraya yayılması,
+ Lenfomalarda göğüs içi lenf bezlerine ya da doğrudan plevraya
yayılma,
+ Kardiak by-pass operasyonları sonrası,
+ Kalp enfarktüsü sonrası,
+ Yemek borusunda yırtılma olması,
+ Karaciğer sirozu,
+ Romatoid artrit, Sistemik Lupus eritematosus gibi konnektif
doku hastalıkları,
+ Ailevi akdeniz ateşi,
+ Bazı ilaçların kullanılması,
+ Göğüse radyoterapi uygulanması,
gibi birçok hastalık ve durumda plevra boşluğunda sıvı birikimi
yani plörezi görülebilir.
Plöreziye neden olan akciğer ya da akciğer dışı hastalığa ait belirtilerin dışında göğsün yan kısmında hissedilen batıcı tarzda ağrı, toplanan sıvının miktarına bağlı olarak değişen şiddette nefes darlığı en sık rastlanılan belirtilerdir. Ağrı bazı hastalarda omuz veya karında hissedilebilir. Sıvının ilk toplanmaya başladığı dönemlerde hastalar derin nefes alma esnasında, hasta tarafta bir gıcırtı sesi hissedebilirler. Bu ses 2 plevra yaprağının birbirine sürtünmesiyle oluşur ki hastaların muayenesi sırasında hekim tarafından da duyulabilir. Sıvı toplanmasına ait bu belirtilerin dışında altta yatan hastalığa ait şikayetlerin sorgulanması ayırıcı tanı yönünden önemli olabilir. Yüksek ateş, üşüme ve titreme ile başlayan hastalık tablosu daha çok akciğere ait bir enfeksiyon ve bunun komplikasyonu olarak gelişmiş plöreziyi düşündürürken, akciğer tüberkülozlu bir hasta ile teması olan ve iştahsızlık, kilo kaybı, gece terlemeleri, öksürük gibi yakınmaları olan hastada plevra zarının tüberküloz hastalığı akla gelmelidir.
Plörezide tanısal yaklaşımlar1. Görüntüleme yöntemleri
Yukarıdaki yakınmalarla hekime başvuran hastada ayrıntılı bir anamnez sonrası yapılan muayenede, sıvı toplanan tarafta solunum seslerinde azalma ya da kaybolma saptanması ile plöreziden kuşkulanılır. İlk tanısal tetkik genellikle standart akciğer grafisinin çekilmesidir. Akciğer grafisinde birçok olguda sıvının oluşturduğu gölge görülebilmekle beraber minimal sıvı birikiminde akciğer grafisinde bulgu olmayabilir. Eğer hekim yine de plöreziden şüpheleniyorsa göğüs ultrasonografisi isteyerek az miktardaki sıvıyı saptayabilir. Gerek görülen olgularda bilgisayarlı tomografik tetkikle sıvının özellikleri ve akciğer dokusu hakkında daha detaylı bilgi edinilir.
Akciğer grafisi veya bilgisayarlı tomografide plevra boşluğunda toplanan sıvının yanısıra sıvıya neden olan esas akciğer hastalığına (örneğin akciğer kanseri, verem vs.) ilişkin bulgular saptanabilir.
2. Torasentez
Torasentez bir enjektör yardımı ile göğüs duvarından plevra boşluğuna girilerek bu alanda biriken sıvının alınması işlemidir. Plörezide 2 amaçla torasentez yapılır. Hastada nefes darlığına neden olmayan az miktarda sıvı birikimi söz konusu olduğunda tanıya yönelik tahlillerin yapılması amacıyla gerçekleştirilen torasentez, gerektiğinde sıvıyı boşaltarak hastanın nefes darlığının giderilmesine yönelik olarak da uygulanır.
Torasentezle elde edilen sıvının birçok özelliği sıvı birikimine neden olan asıl hastalığın ortaya konulmasında yol göstericidir. Bazen enjektöre çekilen sıvının görünümü bile daha hiçbir laboratuar yöntemine başvurmadan tanı koydurucu olabilir. Örneğin elde edilen bu sıvı sarı-yeşil iltihap görünümünde ve kötü kokulu ise hastada plevranın enfeksiyonu olan ampiyem tanısı konulabilir ve daha diğer tetkikler devam ederken antibiyotik tedavisi başlanılır. Bakteriyoloji laboratuarına gönderilen sıvıda bakteri varlığı araştırılırken biyokimyasal incelemede sıvının içerdiği protein, LDH (laktik dehidrogenaz enzimi), Ph gibi özellikleri değerlendirilir. Ayrıca patoloji laboratuarına gönderilen sıvıda kanser hücresi olup olmadığı incelenir.
3. Kapalı plevra biyopsisi
Yukarıda tanımlanan yöntemlerle plöreziye neden olan hastalığın tanısına ulaşılamayan hastalarda atılacak 3. adım kapalı plevra biyopsisidir. Kapalı plevra biyopsisi lokal anestezi ile göğüs duvarından plevra boşluğuna özel bir iğne ile girilmesini takiben akciğer zarından parça alınmasıdır. Alınan plevra parçaları patoloji ve bakteriyoloji laboratuarlarına gönderilerek incelenir. Bakteriyoloji laboratuarında kültür çalışmaları ile dokuda verem mikrobunun varlığı saptanırsa bu aşamada tanıya ulaşılır. Ayrıca patoloji laboratuarında incelenen plevra dokusunda kanser ve diğer hastalıklara ilişkin bulguların varlığı halinde yine kesin tanı elde edilir. Plevra dokusunun tüm göğüs iç duvarını örttüğü düşünüldüğünde tek bir noktadan iğne ile alınan biyopsinin bizi her zaman kesin sonuca götüremeyeceği aşikardır. Kapalı plevra biyopsisi ile tanı konulamayan olgularda, hastalığın özelliklerine göre torakoskopi veya açık plevra biyopsisi yapılmalıdır.
4. Açık plevra biyopsisi ve Torakoskopi
Açık plevra biyopsisi genel anestezi altında göğüs duvarının küçük bir kesi ile açılıp doğrudan plevradan parça alınması anlamına gelmektedir. Torakoskopik yöntemlerin gelişmesi ile günümüzde sınırlı sayıda olguda uygulanmaktadır.
Bugün için yaygın olarak uygulanan yöntem olan torakoskopide yine genel anestezi altında göğüs duvarından açılan küçük bir delikten endoskop ile plevra boşluğuna girilerek ve cihaza bir de kamera ilave edilerek tüm plevra boşluğu görülebilir hale getirilir. Bu görüntülü yöntem sayesinde, hasta olan bölgeden biyopsi alınmasıyla olguların çok büyük bir kısmında kesin tanıya ulaşılır.
Tüm bu yöntemlerin elde mevcut olmasına rağmen çok az sayıda plörezi olgusunda plevrada sıvı birikimine neden olan hastalığın tanısına ulaşılamamaktadır. Bu tür olgularda hastanın uzun süre ile takibi gerekir.
TedaviPlörezide sıvı birikimine neden olan hastalığa yönelik olarak cerrahi veya tıbbi tedavi uygulanır....
One of the world´s most pressing problems is aids in South Africa. Indeed, Aids and Hiv are a major problem throughout the world, but aids in South Africa has reached a crisis point where a large number of the population is infected. As in other countries, aids in South Africa was discovered in 1981, but just in the last 25 years, nearly 30% of all pregnant women in South Africa are infected with Hiv and the likelihood that their babies will be born Hiv positive is very high. Currently, five and a half million South Africans have the Hiv virus and there are 1,000 deaths every day from Aids. In a survey, South Africans said they spent more time at funerals than they spent getting haircuts, going shopping or having barbecues. The average South African is twice as likely to attend a funeral as a wedding, and the disease has reached a degree of severity that nearly everyone knows someone who is infected with the hiv virus.
Aids in South Africa is a problem that concerns the whole world, since one can
look at the rapid rate the disease has spread and see it as a microcosm of the
world´s problem with hiv and Aids. In the 80s, Aids was dismissed as a gay
problem, as it was in the rest of the world, but by 1991, as many heterosexuals
were diagnosed with Aids and homosexuals, and the number grew steadily from that
point on. One of the major problems with combating Aids in South Africa is that
the government can´t seem to distribute medicine to people who can´t afford
treatment or to educate the public sufficiently about the dangers of aids and
how to prevent the disease. Certain medications can be given to Hiv –positive
pregnant women to prevent the spread of the virus to their babies, but few women
in South Africa can afford this medicine. If every one of the 30% of pregnant
women in South Africa were given this treatment, the number of Aids deaths among
children would decrease substantially. However, unless this distribution takes
place, there will be many more babies with the disease, and aids in South Africa
will continue to claim the lives of the very young.
Aids in South Africa is truly an epidemic, affecting all ages, but mostly
wrecking havoc in the lives of the poorest citizens. Many children are orphaned
because of the disease, and many adults are deprived of medicines which could
extend their lives, since many people in the West can live productive lives for
years while HIV positive. Aids in South Africa is a problem spiraling out of
control, and one of the most tragic aspects of the problem is that it is almost
entirely preventable. As more people become aware of the severity of aids in
South Africa, there are more widespread efforts to educate the public concerning
prevention and treatment. If funds are given to the poorest citizens, live-saving
drugs can be obtained, and Aids in South Africa will claim fewer lives.
While there are many symptoms of aids, including fatigue, nausea, thrush, diarrhea, tingling sensation in the hands and the feet, depression, rapid weight loss and fatty deposits on the stomach and neck, there are very few symptoms of hiv. One of the reasons aids has spread so quickly in so many places in the world is that there are few symptoms of hiv and a person can be hiv positive for years, spreading the disease to others, without having any idea that there is problem. The fact that there are few tangible symptoms of hiv underlines the importance of preventing hiv and aids and not engaging in behaviors, such as promiscuity or needle sharing, which can increase the likelihood of catching the virus.
However, it is not true that there are no symptoms of hiv, it is just that they
tend to be so subtle as to be confused with ordinary colds and flu. Many of
those who are hiv positive might notice no change in their health at all until
they develop full-blown aids. The hiv virus attacks the immune system and kills
T cells which battle microbes which prevent infections. Once these T cells are
disabled, a person becomes more vulnerable to the kinds of small infections that
the body fights off on a daily basis. Among the symptoms of hiv are an increased
sensitivity to infection. A person might notice that they come down with
whatever illness is going around when they used to have some resistance to
getting sick. Also, their case might be more severe than that of others, and
they might be sick for a longer period of time. The Hiv virus makes one
vulnerable to opportunistic, or ordinary infections, like sinus infections or
thrush.
One of the most common symptoms of hiv is a flu-like illness accompanied by
swollen glands. While a person can have this complaint without being Hiv
positive, it is essential to get tested for Hiv on a regular basis, especially
if a person experiences these symptoms and has not had an Hiv test in a while to
rule out that these are symptoms of hiv.
Since there are few symptoms of hiv, many people find that they can live many
years with the virus and that their lives are not disrupted. However, some
people can get very sick very soon, and the disease manifests itself differently
in each case. Once a person discovers that he or she is Hiv positive, there are
medications that can be taken to prevent the infection from developing into full-blown
aids. With the proper care an attention, a person can live for years with hiv
and not experience difficult hiv symptoms that prevent him or her from leading a
normal life. However, not everyone is so fortunate, and it is essential to take
good care of one´s health to maximize one´s life span.
There is no need to wait for symptoms of hiv to manifest themselves, but it is a
better plant to get tested immediately. This will increase the likelihood that
one can live longer with the infection and can slow the spread of the disease.
Hiv tests should be taken by every sexually active individual or drug user. Even
though blood transfusions are much safer than they used to be, it is worth
having a test if you have had a blood transfusion. ...
Mayo Clinic physicians have considerable expertise and experience in the diagnosis and treatment of complex diseases of the aorta, including aortic aneurysms, thoracic aneurysms and dissecting aneurysms. Their experience, along with the most up-to-date technology and techniques, helps Mayo Clinic achieve outstanding results in the repair of aortic aneurysms, and lower mortality for emergency repair of acute aortic dissection and aortic traumatic injuries.
Surgeons at Mayo Clinic have helped develop minimally invasive techniques that shorten recovery time and hospital stays for patients. They also offer a viable option for many patients with other chronic illnesses who are at risk for surgical complications. Mayo vascular, cardiac and thoracic surgeons work with cardiologists and other medical specialists as needed to plan care for each patient.
In some cases, an aortic aneurysm may be detected during a physical examination. Many are found incidentally during routine medical tests such as chest X-rays and ultrasounds. Mayo Clinic has many tools to accurately diagnose aortic aneurysms....
3n kromozomlu besi doku.
Endosperm korunma yöntemleri, Endosperm nedenleri, Endosperm tehşis, Endosperm korunma yolları, Endosperm başlangıcı, Endosperm nedir, Endosperm ilaçları, Endosperm hapları, Endosperm tedavisi, Endosperm hastalığı, hakkında konulu uzmana başvurunuz...
İç salgı bezlerinin fonksiyonlarını, normal dışıçalışma sonucu oluşan hastalıklarını ve bunların tedavilerini inceleyentıp dalıdır. Bir iletişim biçimi olarakhormonları kullanan bir sistem olan,sinir sistemine göre oldukça yavas işleyen, endokrin sistemini inceleyen tıbbi bilim dalıdır. İç salgı bezlerinin fonksiyonlarını, normal dışı çalışma sonucu oluşan hastalıklarını ve bunların tedavilerini inceleyen tıp dalıdır.
Endokrinoloji korunma yöntemleri, Endokrinoloji nedenleri, Endokrinoloji tehşis, Endokrinoloji korunma yolları, Endokrinoloji başlangıcı, Endokrinoloji nedir, Endokrinoloji ilaçları, Endokrinoloji hapları, Endokrinoloji tedavisi, Endokrinoloji hastalığı, hakkında konulu uzmana başvurunuz. ...
Vücut boşluklarında veya doku içerisinde sıvı birikmesi. "Plevral effüzyon" iki plevra yaprağı arasında sıvı birikmesidir.
Efor Sendromu (Da Costa Sendromu) korunma yöntemleri, Efor Sendromu (Da Costa Sendromu) nedenleri, Efor Sendromu (Da Costa Sendromu) tehşis, Efor Sendromu (Da Costa Sendromu) korunma yolları, Efor Sendromu (Da Costa Sendromu) başlangıcı, Efor Sendromu (Da Costa Sendromu) nedir, Efor Sendromu (Da Costa Sendromu) ilaçları, Efor Sendromu (Da Costa Sendromu) hapları, Efor Sendromu (Da Costa Sendromu) tedavisi, Efor Sendromu (Da Costa Sendromu) hastalığı, hakkında konulu uzmana başvurunuz....